Nisan 16, 2012

TİCARİ ÖLÇÜLERİMİZ

TİCARİ ÖLÇÜLERİMİZ
                Sevgili kardeşlerim !
                Dinimiz insanın çalışıp çabalamasını,hemcinslerine yararlı işler yapmasını,her anını insanlara ve varlıklara hizmetle geçirmesini öğütlemiştir. Bu yönüyle bazı meslekler vardır ki,insanlara hizmette önemli vasıta olmaktadırlar.O meslekleri icra edenler,dünya da varlıklı duruma geldikleri gibi,ahirette de Allah’ın sevdiği kullar sınıfına dahil olmaktadırlar.Bu güzel mesleklerden biri de ticarettir.
                Tüccarlar insanlara yararı en çok olan insanlardır.Her bir fert,biyolojik ihtiyaçlarını bizzat kendisi temin edemez.Mutlaka birilerinin yardımına muhtaçtır.Tüccarlar ise,her bir malın bulunduğu çoğrafyayı bilfiil bularak mallarını temin etmekte,daha sonra toplumun hizmetine sunmaktadırlar.Böylece kendi kazanlarına kazanç katarlarken, toplumunda ihtiyaclarını  görürler.Verdikleri vergilerle de  ülke ekonomisine  katkıda bulunurlar.
                Böylesine güzel bir işi icra ederken acaba müminin ölçüleri ne olmalıdır ? Kıyamet gününde doğrularının peygamberlerle beraber olduğu [1] belirtilen tüccarların kriterleri şöylece açıklanmaktadır:
                “En temiz kazanç,o tüccarın kazancıdır ki,konuştuğunda yalan söylemez.Müşterilerine ihanet etmez.Vadini mutlaka yerine getirir.Sözünden asla dönmez.Satmak için aldığı malını daha ucuza almak gayesiyle kötülemez.Satarken daha fazla kazanayım düşüncesiyle malını olduğundan abartılı göstermez.Borçlarını zamanında öder.Parayı kullanma ve kazanç elde etme düşüncesiyle borcunu ertelemez.Alacaklarını tahsil ederken borçlusunu sıkıştırıp zarara sokmaz.”[2]
                Mümin insanın her bir fiili doğruluk üzere olmalıdır.Doğrunun yardımcısı Allah,yanlışın hasmı yine Allah’tır.Her hususta bizim rehberimiz olan Kuran’da Allah şöyle buyurmaktadır:”Ey iman edenler ! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”[3] Bugün, doğruluk evrensel bir değer halini almıştır.Doğrulukla çalışan her bir sanayicinin ve tüccarın malı marka haline gelmekte,pazardaki payı yükselmektedir.Yalancı ve sahtekarların ürünleri ise zamanla piyasadan silinip gitmektedir.Malını iyi yapan,iyi pazarlayan tüccarlar ise kim olursa olsun kazanclarına kazanç katmakta,gün be gün büyüdükçe büyümektedirler.Günümüzde belirli ülke mallarının dünya çapında tutulması bu ilkeyi teyit eden en güzel örneklerdir.
                Dürüst çalışmanın aynı zamanda bir ibadet olduğunu belirten Hz peygamber (a.s) da şöyle buyurmaktadır:”Eğer bir insan çocukları için çalışıyorsa Allah yolundadır.Yaşlı anne-babası için çalışıyorsa yine Allah yolundadır.Ailesi için çalışıyorsa Allah yolundadır.”[4]
                Her hususta olduğu gibi yalancılık ticarette de şiddetle yasaklanmıştır.Yemin etmekten insanları sakındıran Hz peygamber (a.s) özellikle ticari alış verişlerde yemin edilmemesini şöyle öğütlemiştir:”Yemin malın sürümünü sağlarsa da,gerçekte kazancının bereketini giderir.” Aslında alıcı olmadığı halde,alıcıyla satıcı arasına girip,müşteriyi aldatmak için,malın fiyatını yükseltmek,yani müşteri kızıştırmak ta yasaklanmıştır.Hz peygamber böyle davranmayı tasvip etmemiş,alıcı vazgeçmedikçe araya girip başlamış bir alış verişi bozmaktan da sakındırmıştır.[5]
                Şahsi kazancının artması için piyasa oyunlarına girmek manasına gelen karaborsacılığı da yasaklayan Hz peygamber (a.s) yapılan işin günah olduğunu bildirip şöyle buyurmuşlardır:”Karaborsacılık yapan lanetlenmiştir.”[6]
                Sevgili kardeşlerim !
                “Yeryüzüne dağılıp dünya nimetlerinden istifade etmek Allah’ın emridir.”[7] Günümüzde global köy haline gelen dünyada içe kapanan insanların zamanla yok oldukları bir gerçektir.Dünyayla üretimini,pazarlamasını uyumlu hale getirenler ise,büyüyen,devleşen kurumlardır.Müslümanların hedefi dünyayla uyum olmalıdır.Markalaşma,aranan ürünleri piyasaya sürme ve aranır olma ticari ilkemiz haline gelmelidir.Büyüyüp infak etmenin,büyüdükçe tevazu sahibi olmanın erdemliğine sahip olunmalıdır.Tüccarın bu yönüne işaret eden Allah şöyle buyurmaktadır:”Onlar,ne ticaret,ne de alış-verişin kendilerini Allah’ı anmaktan,namaz kılmak ve zekat vermekten alıkoymadığı insanlardır.Onlar kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”[8]    
Dünya hırsına kapılmadan helalinden kazanıp ailemize temiz rızık,helal lokma yedirmeliyiz.Bu fani dünyada çocuklarımıza daha fazla servet kazandırma uğruna,kendi ahiretimizi yıkmamalıyız.Özümüz,sözümüz,ticaretimiz,sanatımız,ortaklığımız,dostluğmuz, arkadaşlığımız hep dürüstce olmalıdır.Ne dünyada ne de ahirette yüzümüz,asla kızarmamalıdır.Kazandığımız her kazancın helal olması ana ilkemiz olmalıdır.
               
                Nemutlu helal dairede yükselebilen ve ticaretini sürdürebilenlere !


[1] Darimi,Buyu:8
[2] Et-Tergip,2/586
[3] Kuran,Tevbe,9/119
[4] Buhari,Buyu:15
[5] Tirmizi,Buyu:65
[6] İbn Mace,Ticaret:6
[7] Kuran,Cuma,62/10
[8] Kuran,Nur,24/37

DİN VE KALKINMA

DİN VE KALKINMA
                Değerli Müminler !
                Milletlerin millet olma vasfını sağlayan unsurların başında din gelir.Din nekadar güçlü olursa mili bünye de o kadar sağlam olacaktır.
                Türk milleti islam diniyle kaynaşmış ve türk denince müslüman olduğu kanaatı şuyu bulmuştur.Nitekim müslüman olmayan türklere türk denilmediği gibi,türk kökenli bulgar,macar ve finlerinde türklükle hiç bir alakaları kalma-
mıştır.
                Müslüman olmadan önce göçebe bir millet olan türkler,islamiyetle şeref-
lendikten sonra medeniyetler kurmuşlar ve devlet anlayışına sahip olarak dün-
ya çapında imparatorluklar inşa etmişlerdir.İslam, bu ırkın kaabiliyetini hare-
kete geçiren bir unsur olmuştur.
                İslam sadece belirli kimselerin ne pahasına olursa olsun kalkınıp zengin olması veya belirli sınıfın hakimiyetine dayalı kalkınmayı asla tasvip etmez:”Ser-
vet sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir nimet olmayıp”(1)bütün insan-
lara yayıldığında,paylaşıldığında gerçek kalkınma olabilir.İslamın istediği de,
topluca milletce kalkınmadır.
                Milli bünyeleri sağlam ve kuvvetli olmayan topluluklar,milletce kalkınma problemini başaramazlar.Topluca kalkınmanın gerçekleşmesi için milli bünyeyi teşkil eden ana unsurlar ve bunlarla ilgili pürüzlerin halledilmesi gerekir.Din ise milli bünyeyi kuran temel unsurların başında gelir.Yani dindar insanların top-
lumda çoğalması istikrarın olmasında önemli bir etkendir.İstikrarı yakalayan,
ahlakı yücelen, milletler diğerlerine oranla daha hızla kalkınmaktadır.
                İnsanlık tarihine baktığımızda milletlerin yükselme devirleri inanç ve ah-
lakça zirvede oldukları dönemlere rastlamaktadır.Roma site sevgisini ve mert-
lik ahlakını devam ettirdiği sürece, dünyaya hakim olmuştu.İnanç ve ahlakını kaybedip milli ruh ve milli kültür yönünden dejenere olunca da, barbarların a-
yakları altında ezilmiştir.Aynı şekilde ilk islam mücahitleri,ayak bastıkları her yere iman ve ahlak götürmüşlerdi.Öyleki İran,Suriye,Kuzey Afrika,Anadolu’nun sakinlerinin her biri,ilimce müslümanardan daha üstünlerdi.Fakat bu bölgelerin halklarının dindarlığı gitmiş ahlakları da yozlaşmıştı.Mücahitler dindarlığı ve ahlaki güzellikleriyle bölge halkının sevgi ve takdirini toplamışlardı.Böylece din-
dar ve iç dinamikleri sağlam müslümanlar bu insanlara üstünlük sağlamışlardı.
                Sevgili Kardeşlerim !
                Türkler,Anadolu’ya 1071 Malazgirt zaferiyle girdiler.Zamanla bütün a-
nadolu türk yurdu haline geldi.O günkü anadolu halkı rum ve ermenilerden olu-
şuyordu.Müslümanlar örnek davranış ve ahlaklarıyla bu insanlara şahsiyetleri-
ni kabul ettirdiler.Toprağı,yolları,köy ve şehirleri ihmal etmediler.Yurdun her bir yeri;cami,kervansaray,han,hamam,çeşme,namazgah ve diğer imar faaliyetle-
riyle islamın mimarı ve güzellikleriyle şekillendi.Yoğun bir kültür ve eğitim hamlesi içinde hummalı bir medeniyet yarışına girdiler.İslamın ruhu sadece şe-
hirlere değil gönüllere de böylece nakşolundu.(2)
                İberik yarım adası Tarık bin Ziyad’ın gemileri yakmasıyla müslümanlara
yurdoldu.Ebediyet özlemiyle yaşayan bu insanlar, zamanla dillere destan bir islam yurdunu buralarda kurdular.Krulan islam medeniyeti zamanla Av-
rupa’ya ışık saçıp rönesans ve reform hareketlerine öncülük yaptı.Neyazık ki, aynı ihlası ve dindarlığı koruyamayan bu mücahitlerin torunları 1492 yılında aynı topraklardan çıkmak zorunda kaldılar.
                Değerli Müminler !
                Yüce Allah Kuran-ı Kerim’de “O (peygamberlerin gönderildiği)ülkelerin
halkı,inansalar ve günahlardan sakınsalardı,elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık.Fakat yalanladılar bizde ettikleri yüzünden onları yakalıyıverdik.”(3)buyururlar.Bu ayetten de anlaşıldığı gibi,inancı ve ah-
lakı sağlam insanlar hemen hemen her alanda yükseleceklerdir.Onlar sürekli yükselme ufkuyla yaşayacaklardır.Durağanlığın onları çürüteceğini,aktifliğin onları dirilticeğinin idrakı içindedirler.Onlar hz peygamber(a.s)’ın “iki günü
birbirine eşit olan zarardadır.”(4)hadisi şerifi gereğince daima ilerleme ve yük-
selme idealiyle yaşarlar.”Kendileri ölse de nesilleri ve eserleri arkadan ölmeye-
cek böylece fani vucutları ve servetleri baki kalmaya devam edecektir.Onlar ben
 değil biz ruhuyla yaşayacak,vatan ve milletlerinin istikrarı ,refahı,saygınlığı ruhlarını zindeleştirecektir.Hal böyle olunca,dindarlık ve iyi bir müslümanlık milleti- mizin birlik ve düzenine katkıda bulunacak ve dindarlar bu ülkenin ve
devletin teminatı olacaklardır.
                Ne mutlu islamı yaşantılarıyla bütünleştirebilenlere !Ne mutlu her iki dünyayı, paralel götürebilenlere!

                (1)Kuran,59/7
                (2)Işık,Emin;Devleti Kuran İrade,s.91.1980,ist.
                (3)Kuran,7/96
                (4)Keşfü’l-Hafa;2/233

HAK VE BATIL MÜCADELESİ

HAK VE BATIL MÜCADELESİ

                Değerli müminler !
                İlk insan ve ilk peygamber Hz Adem’in yaratılmasıyla beraber,hak ve batıl mücadelesi başlamış,kıyamete kadar da devam edecektir.Bu mücadelede hakk’ın yanında olan mutlu,batılın yanında olanlar perişan olacaklardır.Çünkü kainatın Yaratıcı’sı huzurun hak’da,huzursuzluğun ve sıkıntının batılda olduğunu bildirmiştir.
                Hak,Allah’ın kitabına,dinine uygun olan herşeydir.Batılda Allah’ın kanunlarına yüzçevirmek ve onları kabullenmemektir.
                Allah’ın melekleri vasıtasıyla gönderdiği kitapların hepsi haktır.Bunlara inanmamak batıldır.Bu gerçeği ifade buyuran Rab’bimiz şöyle buyururlar:”De ki, (Ey peygamber !)Hak geldi,batıl yıkılıp gitti.Zaten batıl yıkılmaya mahkumdur.”[1]
                İyiyi,güzeli,doğruyu,fazileti,yardımlaşmayı,namus ve hürriyeti temsil eden herşey haktır.Kötülüğü,çirkinliği,rezaleti,yalanı,sahtekarlığı,ahlaksızlığı hayasızlığı temsil eden herşey de batıldır.Allah’ın verdiği nimetleri günahkar olarak harcamak,güzellikleri şehvetle teşhir etmek,toplumun manevi temellerini bu vasıtayla tahrip etmekte batıldır.
                Eğer bir toplumda insanlar hakkı bırakıp batılın peşine düşerlerse o toplumda Allah,peygamber din ve mukaddes değerler hiçe sayılır.Adaletin yerini zulüm,dostluğun yerini düşmanlık,samimiyetin yerini riyakarlık alır.İnsanların kalbi huzursuzluk endişe ve stresle dolar.Toplumda yalan,hile,rüşvet,dalkavukluk ve dolandırıcılık alabildiğine çoğalır.İçki,kumar ve zina toplumu baştan başa kuşatır.Sevgi ve saygı bağları kopup,kardeşlik yerini düşmanlığa bırakır.Camiler cemaatsiz kalırken,meyhaneler,kumarhaneler insanlarla dolup taşar.Maalesef bugün toplumumuzda,manevi değerler zayıflayıp hakk’ın izleri kalplerden silindiği için batıl bir çok alanda hüküm sürmektedir.
                Değerli müminler !
                İnsanların ruhundan Allah sevgisi ve imanı çıkardığınızda nefisler ilah olarak ortaya çıkacaktır.Nefsin arzuları güzel göründüğü için de bir çok taraftar bulabilmektedir.Fakat yok olmaya mahkumdur.”Su üstündeki köpük gibidir.Köpüğün gidip,suyun duruluğunun kalması kaçınılmazdır.”[2]
                İnsanlar yaratılış kanunlarına dönüp yaşayabilseler ne maişet sıkıntısı ne de diğer sosyal sıkıntılara maruz kalmayacaklardır.Sosyal bir tesbitte bulunan Allah şöyle buyurmaktadır:”O ülkelerin halkı,inansalar ve günahtan sakınsalardı,elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık.Fakat yalanladılar,biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.”[3] İslam tarihine bakıldığında bu ayetin tezahürlerini görmek mümkündür.Bir zamanlar Mekke şehrine sıkışıp kalan insanlar,islamın gelişiyle hayat buluyor,çok kısa bir zamanda,aynı insanlar,Kuzey Afrikadan-Çin’e,Yemen’den-
Horasan’a kadar bütün bu bölgeleri fethediyorlardı.İmanın ve hakk’ın tartışılmaz gücü her yerde revaç buluyor ve insanlar Allah’ın nuruna koşuyorlardı.İslam öncesinde bu insanların ruh dünyası putlarla kirlenmişti. Daha sonra Allah’ın nuru putları temizleyince aynı şahıslarda şimşekler çakmıştı.Şahlanan bu insanların yükselişi 17.yüzyıla kadar devam edegelmişti. Son yüzyıllarda batılın aynı insanların torunlarında hakim olmasıyla beraber,alçalış ve sürünme dönemi yeriden yaşanmaya başladı.
                Sevgili kardeşlerim !
                Tarih,Hakk’ın önderleri peygamberlerin,velilerin önünde batılın temsilcilerinin hezimetleriyle doludur,Hz.Musa’nın karşısında Fravun’un, Hz.İbrahim’in karşısında Nemrut’un,Hz.Muhammed’in karşısında Ebu Cehilin,1990 sonrasında ateizmin yıkılması hep bu yıkılışların göstergeleridir. Hakk’ın sevdalıları kısacık dünyanın talipleri değil,iki dünyanın da varisleridirler.Bu bakış açısı,onların dünyalarında hakim unsurdur.Bu yüzdendir ki,müminin adımları hep dengeli ve emindir.Aynı durum batılın taraftarlarında asla görülmeyecektir.Çünkü nefsin esiri olan insanların güzel işler yapması oldukça zor görülür.Bencillik herzaman ön plandadır.Hayatın zorluklarından kaçılıp zevkler tercih edilir.Çünkü hayat yalnız yaşanılan andan ibarettir.Bu durumda,uzun vadeli çalışmalar oldukça zor görülmektedir.
                Sevgili kardeşlerim !
                Müslümanların şahlanışı ancak manevi değerlere sahip çıkılmasıyla mümkün olacaktır.Şairin dediği gibi “İhyayı dinle olur,bu milletin ihyası.”Ruhu imanla dolan,çok çalışacak,tasarruf edecek,mucit olacak ölüm sonrası hayatına güzel eserler ve nesiller bırakmaya çalışacaktır.Biz şuuruyla yaşayacak,milletinin menfaatını şahsına tercih edecektir.Dindaşlarının yardımına koşmayı,İbadet olarak algılayacaktır.İnsanlara hizmeti,hakk’a hizmet olarak düşünecektir.
                Sözlerimi Allah’ın buyruğuyla bitiriyorum:”…biz hakkı batılın tepesine iindiririzde o,batılın işini bitirir.Bir de bakarsınız ki,batıl yok olup gitmiştir.”[4]

                Ne mutlu hakka tabii olabilenlere !


[1] Kuran,İsra,17/81
[2] Kuran,Rad,13/17
[3] Kuran,Araf,7/96
[4] Kuran,Enbiye,21/18

EZANLAR

EZANLAR
                Muhterem Müminler !
                Onbeş asırdan beri,dünyanın herbir yanında,heran devam eden,dağında-ovasında,köyünde-kasabasında,şehrinde susmayan ilahi mesaj,ezandır.İslama çağrı ve zaman muhasebesini sağlayan ezan,asırlardan beri,ediplerin,şairlerin düşünürlerin hep ilham kaynağı olmuştur.Sesler onunla süslenmiş,mahalleler onunla şeref bulmuş,kalpler onunla uyanmış,kainat onunla huzur bulmuş,varlıklar onunla koro olmuştur.Bu kadar muhteşem tema,ancak Allah’ın kudretinin eseri olabilir.Fani varlıkların,aciz insanların böylesine kalıcı eserleri üretmesi sözkonusu değildir.
                Hz.peygamber Mekke’den Medine’ye hicret ettiklerinde ilk iş olarak cami yapılmış,daha sonra camide namaz vakitlerinin tesbiti için iştişareler yapılırken görülen bir rüyanın üzerine Rasulullah’ta ezanın lafızlarını rüyasında görmesiyle 15 haziran 622 yılında ezan kabul edilmiştir.Böylece asırlardır aynı cümlelerle okunan ezan,peygamberimizin onayıyla namaza çağrı,islamı bilmeyenlere tebliğ olarak devam edegelmiştir.[1]
                İnsanları mutluluğa erdirici inancın ancak,islam dini olduğunu müjdeleyen mübarek bir mesaj oln ezan,dinin özünü anlatan kutsal bir çağrıdır.Müminlerin dünya meşgalelerine daldıkları bir anda onları “Kurtuluşa geliniz.”nidalarıyla mabetlere davet eden bu mesaj,müslümanların bağımsızlığının sembolüdür.
                Onbeş asırdır bütün müslümanların özgürlük beratı olan ezan,bayrakla beraber islam toplumunun bağımsızlığını temsil eden ikili olmuştur.Başka bir ifadeyle emperyalistler bir yeri işgal ettiklerinde önce bayrağı indirip arkasından ezanları susturmaktadırlar.Yunanlıların Bursa işgalinde,Ulu Cami’ye çan takıp ezanı susturmaları bu tesbitin en belirgin örneğidir.
                Ezan, islam inancının anatemalarını ihtiva eden büyük manalarla doludur.Başta Allah’ın yüceliğini ifade eden tekbirlerle başlaması,sonra tevhidi ifade edip,Hz.peygamberin risaletini belirtmesi icmali imanın en güzel örneğidir.”Namaza geliniz,felalaha(kurtuluşa) geliniz.”lafızlarıyla,kurtuluşun ancak Allah’ın dininde olduğunun söylenmesi,ezanın ulvi manalarını taçlandırmaktadır.
                Ezan toplumların inanç brometrelerinin göstergesidir. Müslümanların olduğu yerde ezan vardır.İnancı olanın ezanı da mutlaka olacaktır.Ezanın olmadığı yerde inanç yoktur.Bugün Avrupa’nın dört bir yanında okunan ezanlar,üç buçuk milyon müslümanın varlığının alametidir.
                Onbeş asırdır müslümanların beldelerini süsleyen ezan islam ülkelerinin hakimiyet sembolüdür.İstiklal savaşımızın bitimiyle beraber ezanlar yeniden okunmaya başlamış ve bu tema bizim istiklal marşımıza da yansımıştır.Şair Mehmet Akif şöyleder:
                                “Ruhumun senden ilahi şudur ancak emeli:”
                                 Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli;
                                 Bu ezanlar ki;şehadetleri dinin temeli,
                                 Ebedi  yurumun üstünde benim inlemeli…”

                Şairlerin şiirlerine,ediplerin edebi eserlerine konu olan ezan,müslümanların şahsiyet oluşumunda en önemli etken olmuştur. Çocuklar dünyaya gelirken kulaklarına ezan okunmaktadır.Ruh dünyası ezanla şekillenen körpe dimağlar,zamanla minarelerin ihtişamı ve onlardan yükselen lahuti seslerin hoşnudluğuyla hayatlarını devam ettirirler.Ezanlarla büyüyen çocukların karakterinde,islam imanının derin izleri hep devam edegelmiştir.”Ezansız semtlerde”doğan,camiden,minareden,ezandan habersiz büyüyen genç nesiller hep öksüz,hep ruhlarında fırtınalar varolagelmiştir.
                Tarih boyunca,coğrafyanın müslümanlaşması ezanlarla olagelmiştir.Anadolu’yu, diğer diyarları fetheden akıncılar,gittikleri heryerde ezan sesi yoksa önce yüksek tepelerden ezan okuyorlardı.Zamanla fetholunan topraklarda ilk iş olarak camiler ve onun sembolleri olan minareler inşa edilyorlardı.[2] Tıpkı Hz.Peygamberin Mekke fethinde uyguladığı gibi,ilk iş olarak ezan okutuluyordu.
                Sevgili kardeşlerim !
                Böylesine kutsal bir metni okumanın ve dinlemenin de adapları vardır.Ezanı okuyan abdestli,yetişkin ve erkek olmalıdır.Dinleyenler onun lafızlarını tekrar etmelidirler.Ancak “Hayya ale’s-salah ve Hayya ale’l-felah”cümlelerinde “Lahahle vela kuvvete illabillah”denilmelidir.[3] Ezan,samimiyet ve huşu içerisinde dinlenilmelidir.Laubalilikten uzak durulmalıdır.Bu konuya işaret buyuran Allah şöyle buyururlar:”Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar.Bu davranış,onların düşünemeyen bir toplum olmalarındandır.[4] Sözlerimi Hz.Peygamberin ezanla ilgili tavsiyesiyle bitiriyorum:”Bir mümin ezanı işittiğinde:Ben de Allah’ın birliğini tasdik eder.Ondan başka ilah olmadığına,ortağı bulunmadığına  şehadet eder,Hz.Muhammed’in Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunu kabul ederim.Ben de Allah’ın Allah’ı Rab,Muhammed’i peygamber,islamı din olarak kabul ettim derse,günahları affolunur.”[5]

                Nemutlu  ibadetlerinde samimi olabilenlere !


[1] Ebu Davut;Ezan,21
[2] Beyatlı,Yahya Kemal,Aziz İstanbul,s:121-122,ist,1985.
[3] El-Mevsilisi,Abdullah b.Mahmud b.mevduld,el-İhtiyar,s:150,İst,1984
[4] Kuran;Maide,5/58
[5] Tirmizi,Ezan:21

ÜÇ AYLAR


ÜÇ AYLAR
                Değerli müminler !
                Allah’ın kitabında ve peygamberimizin hadislerinde önemlerinin açıklandığı üç aylar manevi açıdan karlı yatırımların yapıldığı bir mana mevsimidir.Nasılki ekonomik açıdan tenzilat zamanları olduğu gibi,manevi yönden de rahmetin çoştuğu zaman,”üç aylardır.”
                Bu mübarek ayların,önemli oluşunun bir sebebi de,dört tane kandilin bulunmasıdır.Üç aylar,recep,şaban ve ramazan aylarıdır.Kandiller ise,regaip,miraç,beraat ve kadir geceleridir.
                Üç aylarda ibadetlerin sevapları kat be kat artmaktadır.Recep ayında ibadetlerin sevabı sair zamanlardan,şaban ayında recep ayından,ramazan ayında şaban ayından daha fazla sevap kazanılmaktadır.
                Kandillerin ilki olan regaip gecesinde,insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran,Hz peygamber’in dünyaya teşrifinin başlangıcı sayılan ana rahmine düşüşünün sevinç yıldönümünü idrak ederiz.Bu idrak ile Rasulullah’a olan saygı ve sevgimizi selatü selamlarımızla teyide çalışırız.Dünyamızı ailemizi ve ruhumuzu onun sevgisiyle bezemeye itina gösteririz.
                Miraç gecesinde,Rasulullah’ı -“senetü’l-hüzünde”(hüzün yılı)-,huzuruna davet eden Allah’ın,insanlara bu gecede ihsanatlarını sevinçleriyle yaşarız.Kararan kalplerimizi,,azalan aşklarımızı tazelemeye,ibadetlerimizle,kalbimizdeki manevi değişimlerle günahlarımızı affettirmeye,gayret ederiz.Sidretü’l-müntehaya yükselen peygamberimizi kendimize rehber edinip,yıl içerisinde azalan zayıflayan,manevi yönümüzü takviyeye çalışırız.
                Bütün yıllık planların yapıldığı,Allah’ın affının çoşup taştığı berat gecesinde,geçen kandillere oranla daha fazla ibadet edip,dualarımızı çoklaştırırız.
                Kadir gecesininin “bin aydan hayırlı “olduğunun ilahi tebligatını zihnimize nakşedip,bu heyecanle ona ulaşmak için dua ederiz.Bu geceyi ihya ederken de,her türlü şatafattan uzak büyük bir samimiyetle Allah’ın rızasını kazanmaya çalışırız.Bu idrak ile kavuşacağımız bayramda,sadece bedenimizin bayramını değil,gönlümüzü de bayram ettirmeye özen gösteririz.
                Bu mübarek geceleri böylece elimizden geldiğince değerlendirmeye çalışırken,Allah’ın Rasülü’nün “Benim ayım” diye nitelendirdiği şaban ayının,günahları temizleyici olduğunu idrak ederiz.[1]
                Sevgili müminler !
                Peygamberimiz ramazandan sonra en çok şaban ayında oruç tutmuştur.Hz Aişe validemiz,O’nun için,”Ramazandan başka bir ayın orucunu tam tuttuğunu görmedim.Şaban’daki kadarda oruçlu olduğu bir ayı bilmiyorum”[2] demişlerdir.Peygamberimiz bazan da,şaban ayının tamamını oruçlu geçirip,ramazanla birleştirdiği rivayet olunmaktadır.[3] Kendisine;ramazandan sonra sevabı en çok olan oruç tutulması gereken ay hangisidir ? diye sorulduğun da:”Ramazanın değerini yükseltmek için şaban ayında tutulan oruçtur”[4] şeklinde cevaplamışlardır.Bu aylarda oruclarımızı arttırarak,içinde bulunduğumuz sonsuz nimetlerin, sair zamanlarda anlayamadığımız önemini daha iyi algılayabiliriz.
                Namaz ve Kuran tilavetinde de üç  aylar bize yılın en verimli mevsimini yaşatır.Farz olan namazlarımızı cemaatla kılmaya itina gösterirken ,ramazanda kıldığımız teravihle ,sevaphanemizi biraz daha zenginleştirmeye çalışırız.Camilerde mukabeleler,evlerimizde hatim merasimleri tertipleriz.Böylece dünyayı,Kuran sedalarıyla manen süslemeye çalışırız.Bir buçuk milyar islam dünyası ve dünyanın her yerindeki müslümanlarla,aynı manevi havayı soluklamaya çalışırız.Böylece Afrika’nın en ücra köşesinden,Endonezya’nın en ücra adalarına kadar her yer,tekbirler,selatü selamlar ve dualarla melekuti bir atmosfere bürünür.
                Sevgili müminler !
                Dünya meşgalesi-Kuran’ın ifade buyurduğu gibi:”Mallarınız ve çocuklarınız,sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın.”[5] -bizi bu aylarda gaflete düşürmemelidir.Çünkü “vakit nakitlerden daha önemlidir.”sözü gereğince bu aylarda ki manevi lutuf bir daha elimize geçmeye bilir.Fırsatların asla kazası olamayacağını iyi bilmeliyiz.Bu anlayışla üç ayları azamı verimlilikle ihyaya çalışmalıyız.Mali,bedeni ve diğer ibadetlerimizi en yüksek düzeyde tutmalıyız.Bütün bunları yaparken,bizi bu aylarda kötülüklere sevkeden her şeyden uzak durmaya çalışmalıyız.Rasulullah’ın bu aylarda sıkça yaptığı şu duayı da çok çok tekrar etmeliyiz.”Ey Allahın ! Recep ve şaban ayını bize mübarek kıl.Bizi ramazan’a ulaştır.”[6]


[1] Keşfü’l-Hafa,2:9
[2] Buhari,Savm:51
[3] İbn Mace,Savm:4
[4] Kuran,Münafikun,63/9
[5] Müsned,1:259

CAMİ İNŞASI VE CAMİNİN ÖNEMİ


CAMİ İNŞASI VE CAMİNİN ÖNEMİ
                Muhterem müminler!
                Allah’ın kullarına ihsan ettiği sonsuz nimet ve lutuflardan biride,zenginlikdir.Servetini iyi yöneten ve sarfedilicek yerleri takdir etmeyi bilen bir mümin için hem dünyada hem de ahirette mutluluk kapıları açıktır.Umumun yararlandığı,hastane,okul,yol,çeşme,cami gibi kurumlar yaptırmak,”sadakayı cariye” diye tabir olunan,mekanlardır.
                Kuran-ı Kerim’de cami ve onun eş anlamlısı olan mescid kelimesi bir çok yerde geçmektedir.Cami onbeş yerde,mescid veya çoğulu olan mesacid de dokuz yerde geçmektedir.Aynı anlamda kullanılan diğer iki kelime de mihrap ve musalladır.
                Camiler islam şehircilik anlayışında yerleşim yerlerinin merkezini teşkil eden bir konumdadır.Cami etrafında bulunan yerleşim alanlarını manevi havasıyla süsleyen,onlara her dönemde sıkıntılı ortamlarda aydınlığa çıkaran kurumlardır.Gerçekten de islam sanat tarihine bakıldığında,müslüman devletlerin güç ve kuvetiyle doğru orantılı olarak yapılan camiler,dönemlerinin ruh dünyasını yansıtmaktadırlar.O mabetlerdeki zerafet ve ihtişam devletin medeniliği ve siyasi gücünü sembolize etmektir.
                İslam hicretle kurumsallaştığı gibi,camide hicretle beraber yapılmaya başlanmıştır.Rasulullah (a.s) hicret esnasında Medine’ye varmadan Beni Amr b. Avf yurdu’nda ilk mescidin inşasını tavsiye etmiş ve ilk olarak buraya cami yapılmıştır.Daha sonra arsasını satın alarak günümüzdeki Mescid-i Nebevi’yi yaptırtmıştır.Bu mabedin yapılmasında kendileri bil fiil çalışmış ve emek sarfetmişlerdir.Sahabilerin israrlı mani olmalarına rağmen o bunu dinlemeyip yedi ay süren inşaatında çalışmıştır.[1]Kuran’ın teoriğini,kendi hayatında uygulayan peygamberimizin bu konudaki rehberi şu ayet olmuştur.”Allah’ın mescidlerini sadece,Allah’a ve ahiret gününe inanan,namaz kılan,zekat veren  ve ancak Allah’tan korkan kimseler onarır.İşte onlar,doğru yolda bulunanlardan olabilirler.[2]
                Camiler ve onlarla özdeşleşen minareler yeryüzünün tevhid mühürleridir.İmansız gönüller gibi,mabetsiz yerlerde manen ölüdürler.Hz peygamber (a.s)’ın  Medine’ye gelir gelmez daha yoldayken mescid yapmaya  önder olması bunun önemini gösteren en güzel göstergedir.
                Sevgili kardeşlerim!
                Camilerin maddi ve manevi olarak iki türlü ihyası vardır.Manevi ihyası buralarda,”Allah’ın zikrolunması,sabah-akşam tesbih edilen namaz kılınan evler…[3] olmasıdır.Camilerde luzumsuz konuşmalardan sakınılmasıdır.Nitekim peygamberimiz devesi kaybolan birinin camiye girip onu sormasını hoşgörmemiş ve mescitlerin ibadet yeri olduğunu ima etmişlerdir.[4]
                Camiler aynı zamanda ilim meclislerinin oluştuğu irfan yuvalarıdır.Öncelikle haftanın her cumasında,camiye gelen insanlar,hatip tarafından bir saata yaklaşan dini merkezli konuşmalarla aydınlanırlar.Beş vakit namazın öncesi ve sonrasında yine aynı şekilde,yapılan sohbetler yine bir ilim faliyetidir.
                Asrı saadete baktığımızda,caminin ilim yönünün oldukça ağır bastığını görürüz.Hz.Peygamber, bir gün mescide girdiğinde,bir yanda ilimle,diğer yanda da dua ve zikirle meşgul olanlar vardı.O, ilimle meşgul olanların yanına oturup “Ben öğretici olarak gönderildim buyurdu.”[5] Diğer yandan Mescid-i Nebevi’nin hemen arkasında 400 kişinin barındığı Suffe ashabının varlığı ilme verilen önemi anlatmaya kafidir.Peygamberimiz burada ilimle meşgul olan sahabilerin maişetini temin ediyor ve onların ihtiyacını karşılamaya çalışıyordu.İslami cami geleneğinde,camilerin etrafında medreselerin oluşu aynı geleneğin sürdürülmesidir.
                Camiler toplumun birlik ruhunu oluşturan merkezlerdir. Cumalarda,bayramlarda,teravihlerde,günde beş vakit namazlarda sadece Allah rızası için bir araya gelen insanların kaynaştığı mekanlardır.Bu kaynaşma ve sosyal boyutuyladır ki,Hz.Peygamber cemaatla namaz kılmayı sünnet olarak belirtilmiş ve cemaatla namazı,ferdi namazdan 27 derece daha sevap olduğunu [6] buyurmuşlardır.Mesailerinin büyük bir bölümünü işinde,evinde geçiren insanlar,camilere gelerek sohbet etme,ruhlarını yorgunluktan arındırma yolunu, camilerde bulmuşlardır.
                Camiler,müminlerin ruh dünyalarının şekli yansımasıdır.Müminler kendi evlerinin konfor ve güzelliğinden daha güzelini camilerde yapmalıdırlar.Yedi organlarıyla secde etikleri cami alanlarını temiz tutmalıdırlar.Halkın teberrularıyla ayakta olan maneviyat abidelerini,mahzun bırakmamalıdırlar.
İslamın kendisiyle,atalarımızn fedakarlığıyla,abideleşen salatin camilerini ve kendi mahalli camilerini ihya etmelidirler.
                Sözlerimi en güzel ifade olan bir ayetle bitiriyorum:”Allah şüphesiz ki,müminlerin mal ve canlarını,cennet karşılığı satın almıştır.”[7]

                Nemutlu Allah’ı hatırlatan mabetleri maddi ve manevi ihya edebilenlere !


[1]TDV,İslam ansikpedisi,Cami mad.7/46 
[2] Kuran Tevbe 9/18
[3] Kuran; Nur 24/36
[4] İbn Mace;Mesacid:11
[5] İbn Mace;Mukaddime:17
[6] Nesai;İmamet:50
[7] Kuran-Tevbe:6/111

ÇAĞDAŞ DİN ADAMININ YETİŞEBİLMESİ İÇİN ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER.


İslam   ülkeleri arasında en  iyi  şekilde    din     hizmetlerini  organize  eden   ülke  Türkiyedir.  Cumhuriyetin  kuruluşuyla  yaşıt  olan  Diyanet  İşleri  Başkanlığı  çağın gereğine  uygun olarak   yeniden yapılanmaya  gitmektedir.  Yeni  yönetmenlikle  personel  politikasını belirleyecek  olan ,Başkanlık çağdaş  bilime de   önem vermek zorundadır.
  Doksan  bin personeli  olan  D:İ B   bünyesinde,  40-50  civarında  doktorasını yapmış din   adamı  bulunmaktadır. Türkiyede   hemen  hemen  her kurumda akademik  yönden  yükselenler   değerlendirilirken  , Diyanet   bu  konuda   neyazıkki  yaya  kalmaktadır. Bunun           için   yetişmiş       din   adamları  yeniden   yapılacak   yönetmenlikde          değerlendirilmelidir  . Bu  konuda  aşağıdaki                    tedbirler   alınabilir:
1-  Halen İlahiyat   Fakültesi  mezunu  ve  hizmet  içi  eğitime tabi  tutulanlar  ilçe müftüsü           olarak atnmaktadırlar.Mezuniyet   sonrasında  altı  yıl  ilmi  çalışma  yapan    doktor  din adamları bu  hakdan   yoksundurlar.  Bu  hatanın düzeltilmesi için   doktor  ve hafız  olan   din  görevlileri    sözlü  mülakatla ilçe müftüsü  atanmalıdırlar.
2-Doktor  ve hafız  olan imamlar araştırmalarını metropol  ilçelerde  (üniversite        ve     kütüphane  çevrelerinde )  sürdüre   bilmeleri için ilk  atanırlarken   2.  b ölge ilçelere   atanmalıdırlar.  Yüksek  lisans ve doktora  çalışmaları diğer bölgelerde görev  yaptıklarına  mahsup  edilmelidirler.
3 Doktora   yapanlar  arasında   branş  farkı  gözetilmeksizin   -  eğer  memuriyet  süresi    10  yılı  aşmışsa  ve hafızlığı   varsa -  sözlü   mülakatla   ateşe   olarak     bu elemanlar   atanabilirler .           Böylece  yurt  dışındaki  vatandaşlarımıza   daha  kaliteli    din hizmeti  sunulabilir.
Diyanet   İşleri  Başkanlığının   yeni  yönetmenliğinde  bu  maddelerin   yer almasıyla doktor   olan din   görevlileri   başka kurumlara  geçmeyecek  bunun  sonucunda  bu  güzide  kurumun  da   devlet    ve  halk   arasında   itibarı    yükselmiş  olacaktır.
                  Avrupa   ülkelerinde     bırakın   il   ve  ilçeleri   köylerin   din görevlileri  dahi    dil  bilen      belirli   becerilere  sahip    birikimli   insanlardır .  Türkiyede  ise    din  görevlilerinin   büyük   bir  kısmı    ilkokul  mezunudur . Master  ve  doktora  yapanlar ise  bulundukları  yerlerden  yönetmenlik   bahane  edilerek  kımıldayamamaktadırlar . 
                Yeni   yapılacak  yönetmenlikde   bu   hatalar   düzeltilmelidir…